28 Şubat 2012 Salı
21. Yüzyılın Efendileri
Liberalizm'i kabul etmiş ülkelerde, çoğu öğe, para (kapital) üzerine kurulmuştur. Bana göre liberalizm etikle birlikte yürütülmesi gereken bir hayat felsefesidir ama etik birçok insana ağır geldiği için bir kenara itilmiştir. Bu yoz fikre göre ağırlıklar atılırsa daha hızlı hareket edilir. Zaman daha iyi kullanılır ve kazançlar artar.
Ortaçağ'da derebeyleri, yani toprak ağaları, eşrafını köle gibi çalıştırmak için kahyalarını sözde itibar sahibi yaparlardı. Halkı daha fazla çalıştıran kahyaların itibarı artar, halk ezildikçe ezilirdi. Soylular haricinde kimse mal mülk sahibi olmadığı için, kahyaların gözü altınla, parayla, bir avuç toprak veya geçici iktidarlarla boyanırdı. Parsayı gene soylular toplardı.
Günümüzde özgürlükler artmış gibi görünse de insanlar, kendilerini özgür hissettikleri internet ortamı, cep telefonu, televizyon yayını vb... faturalarını ödemek için köle gibi çalışıyor. İşyerlerinde kahyalar yerine, altlarında şirket araçları, ellerinde şirket cep telefonları, ceplerinde kredi kartlarıyla dolaşan modern kahyalar mevcut. Ellerindeki imkanlar şirket tarafından alınınca, kanatları düşen, kuzguna yavrusu şahin gözüken, kendilerini büyük gören insanlar. Bu insanlar harcadıkça, şirketleri tarafından sunulan olanakları etrafa müsrifçe saçtıkça kazanırlar ya da kazandıklarını sanırlar.
21. Yüzyılın Efendileri, Lidya icadına tapan kahyalarının açgözlülüklerine göz yumarlar. Kahyalar, üç harcadıkça beş kazandıran, beş saçtıkça onbeş getiren birer para kaldıracıdır efendileri için. Kahyalar, Ortaçağ'daki gibi kırbaçlamaz işçileri ama bir bakışları yeter. İşsiz kalıp özgürlüklerinin faturasını ödeyemeyecek duruma gelmek istemeyen halk hep boyun eğer. Tablo budur. Kazanan bol harcayandır. Gözü doymayandır. Elindekini korumak isteyenler ezilir gider.
Bu çerçevenin içinde olup da dışını farkedebilen çok az insan vardır. Bunlardan biri ''Para para para'' diyerek sisteme yenik düşmüştür. Önemli olan para olmadan birşeyler ortaya koymaktır. Allahın insana verdiği lütufları değerlendirerek bir yere gelmektir. Toprakta yetiştirmekle, inançla yoğurup varları birleştirmekle. ''Köylü Milletin Efendisidir'' boşuna söylenmemiştir. Parayı pul yapıp, pulu değerlendirirsek Liberal olacağız. Pula para diyerek değil. Gerçek efendiler bu felsefeyi benimseyenlerdir. Onların ne çağı vardır ne yüzyılı. Onlar fikirleriyle sonsuza kadar efendi kalacaklardır.
27 Şubat 2012 Pazartesi
''İNCİ'' yi Kaybediyoruz
İnci derken, herhangi bir insandan bahsetmiyorum. İnci bir tarih. İnci bir kültür. İnci bir lezzet. Müthiş profiterolü ile bilinen İstiklal Caddesi'nin en ünlü pastahanesi İNCİ.
İstanbul'a gelindiğinde uğranmadan edilmez İnci'ye. Türkiye'de en iyi profiterolü yapan, tarih kokan, kültür kokan İnci Pastahane'si, bulunduğu binanın restorasyonu nedeniyle taşınmaya zorlanıyor. Artık asıl amaç nedir bilinmez. Restorasyon mu? Yeni bir bina mı? Hiçbiri tutmaz İnci'nin yerini. Eski İstanbul Hanımefendileri'nin Beyefendileri'nin uğrak yeri İstiklal Caddesi'nin ambiyansını kaybetmesini kimler istiyor? Önce Markiz kapandı, sonra açıldı ama hiçbirzaman eskinin yerini tutamadı. Maksi kapandı yerini alt kalite barlar aldı. Kemancı'ya sahip çıkılmadı, basitleşti, bayağılaştı. Şimdi sırada İnci mi var?
Bugünün İstanbul Hanımlarına Beylerine sesleniyorum: En azından İNCİ'ye sahip çıkalım.
Eski İstklal ve Taksim'den Manzaralar:
İstanbul'a gelindiğinde uğranmadan edilmez İnci'ye. Türkiye'de en iyi profiterolü yapan, tarih kokan, kültür kokan İnci Pastahane'si, bulunduğu binanın restorasyonu nedeniyle taşınmaya zorlanıyor. Artık asıl amaç nedir bilinmez. Restorasyon mu? Yeni bir bina mı? Hiçbiri tutmaz İnci'nin yerini. Eski İstanbul Hanımefendileri'nin Beyefendileri'nin uğrak yeri İstiklal Caddesi'nin ambiyansını kaybetmesini kimler istiyor? Önce Markiz kapandı, sonra açıldı ama hiçbirzaman eskinin yerini tutamadı. Maksi kapandı yerini alt kalite barlar aldı. Kemancı'ya sahip çıkılmadı, basitleşti, bayağılaştı. Şimdi sırada İnci mi var?
Bugünün İstanbul Hanımlarına Beylerine sesleniyorum: En azından İNCİ'ye sahip çıkalım.
Eski İstklal ve Taksim'den Manzaralar:
Komşuda Pişer Bize de Düşer
Blog'dan bir arkadaşımız, haftasonu gittiği İskeçe Festivali'nden dönerken, bizlere Kavala Kurabiyesi getirmiş. Bu güzel lezzeti sizlerle de paylaşmak istedim.
Komşu Ülke Yunanistan'da bulunan Kavala'ya has kurabiyeler, bizim un kurabiyesine çok benzer. İçlerinde badem parçaları var. Bademler de çakma badem değil hakiki. Tadları ise eskilerde ülkemizde yapılan un kurabiyesinin tadı ağızımızda kalırdı ya aynen öyleler. Eskiden diyorum çünkü ülkemize has çoğu ürünün tadı bozuldu. Ticari amaçlar daha fazla ön plana çıktığı için malzemeleri kalitesizleşti. Yunanistan'da üretilen bu kurabiyeler ise son derece kaliteli ve lezzetliydiler.
Son yıllarda, aynı kültürü paylaştığımız Yunanistan'la aramızda, senindi benimdi kavgası var. Zeytinyağlı dolma, imam bayıldıdan tutun da rakımızı bile paylaşamıyoruz. Peki aynı kültürden gelen lezzetleri tadarken düşündünüz mü? Bu lezzetleri tadını bozmadan nesilden nesile aktarabiliyor muyuz? Ya da gelecek nesillere tariflerini yapıp devamını sağlayabiliyor muyuz? Bence Türk Milleti olarak, yemek kültürümüzü komşumuz Yunanistan'dan daha iyi koruyamıyoruz. Mis gibi un kurabiyemizi gelecek nesillere taşıyamıyoruz. Yunan Halkı ise Kavala Kurabiyesi'ni nesilden nesile aktaracaklar bundan eminim.
Eline Sağlık Yorgo Usta, çok güzel olmuş...
Yediğimiz kurabiyelerin markası ''Ioakimidis Kourabiedes'' selam olsun komşu...
Komşu Ülke Yunanistan'da bulunan Kavala'ya has kurabiyeler, bizim un kurabiyesine çok benzer. İçlerinde badem parçaları var. Bademler de çakma badem değil hakiki. Tadları ise eskilerde ülkemizde yapılan un kurabiyesinin tadı ağızımızda kalırdı ya aynen öyleler. Eskiden diyorum çünkü ülkemize has çoğu ürünün tadı bozuldu. Ticari amaçlar daha fazla ön plana çıktığı için malzemeleri kalitesizleşti. Yunanistan'da üretilen bu kurabiyeler ise son derece kaliteli ve lezzetliydiler.
Son yıllarda, aynı kültürü paylaştığımız Yunanistan'la aramızda, senindi benimdi kavgası var. Zeytinyağlı dolma, imam bayıldıdan tutun da rakımızı bile paylaşamıyoruz. Peki aynı kültürden gelen lezzetleri tadarken düşündünüz mü? Bu lezzetleri tadını bozmadan nesilden nesile aktarabiliyor muyuz? Ya da gelecek nesillere tariflerini yapıp devamını sağlayabiliyor muyuz? Bence Türk Milleti olarak, yemek kültürümüzü komşumuz Yunanistan'dan daha iyi koruyamıyoruz. Mis gibi un kurabiyemizi gelecek nesillere taşıyamıyoruz. Yunan Halkı ise Kavala Kurabiyesi'ni nesilden nesile aktaracaklar bundan eminim.
Eline Sağlık Yorgo Usta, çok güzel olmuş...
Yediğimiz kurabiyelerin markası ''Ioakimidis Kourabiedes'' selam olsun komşu...
BAŞARMAK İÇİN İNANIN
Bir zamanlar, büyük bir dağda yuva yapan kartallardan birinin, kuluçkadaki dört yumurtasından bir tanesi, deprem sırasında dağdan aşağı düşmüş ve vadideki bir çiftliğe kadar yuvarlanmış. Burası bir tavuk çiftliğiymiş. Çiftlikteki tavuklar, farklı ve normalden büyük olan bu yumurtayı sahiplenmeye karar vermişler. Yaşlı bir tavuk, bu yumurtayı ve içinden çıkacak yavruyu koruması altına almış.
Sonunda küçük kartal yumurtadan çıkmış. Çevresindeki tavukları görmüş ve kendisini de onlardan biri zannetmiş. Bütün tavuklar da ona bir tavuk gibi davranmışlar.
Küçük kartal, ailesini çok seviyormuş. Bazen, "Ben kimim?" sorusunu dile getirmeye kalkıştığında, "Sen bir tavuksun. Bunu böyle bil," cevabını alıyormuş.
Bir gün çiftlikte oyun oynarken başını kaldırıp yukarı baktığında bir grup kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. "Ne kadar güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmayı çok isterdim," demiş. Tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler. "Sen bir tavuksun ve tavuklar uçamaz," demişler.
Küçük kartal, artık daha sık gökyüzüne bakar olmuş çünkü o da gökyüzünde süzülen kartallar gibi uçmak, özgür olmak istiyormuş. Ama ne zaman bu düşüncesinden arkadaşlarına ve ailesine bahsetse, hep "Sen bir tavuksun. Bırak bu hayalleri," cevabını alıyormuş.
Zamanla, küçük kartal da bu düşünceyi kabul etmiş. Hayal kurmaktan vazgeçmiş, hayatını bir tavuk olarak yaşamaya karar vermiş. Ve hayatının sonu geldiğinde de bir tavuk olarak ölmüş. Ne olduğunu düşünürsen, o olursun.
Eğer, hayatınızın herhangi bir döneminde, kartal olmanın hayalini kurarsanız, tavukların söylediklerini dinlemeyin ve hayallerinizi takip edin.
DALKAVUKLUK
Osmanlı sarayında “muhasip” sohbet eden, “nedim” birlikte yenilip içilen, yarenlik yapılan kişilerin yanında birde “dalkavuk” görevi yapan kişiler bulunmaktaydı. Ayrıca aynı dönemlerde zenginleri eğlendirmek, kaprislerini çekmek, onların eziyet verici şakalarına katlanarak dalkavukluk yapmak bir meslek olarak sürdürülüyordu. Sarayda dalkavuğun görevi hükümdarın hoşuna giden şaklabanlıklar ve taklitler yaparak onu eğlendirmekti.
Dalkavukluk gerek sarayda gerekse zengin konaklarında bir meslek olarak sürdürülmüş ancak günümüzde bir hayat tarzı olarak toplum hayatında, yükselme ve itibar görme aracı olarak bürokraside yerini almıştır. Geçmişte dalkavukluk, toplumsal hayatı veya devlet idaresini etkilemeyen, lokalize olmuş bir meslek alanı ve mizah konusu iken; günümüzde, hayatımızı ve devlet idaresini istila eden kaygı verici bir durum olarak yaşanmaktadır.
Yazı konusu “Kurumsal Dalkavukluk” kavramıyla, bürokraside dalkavukluğun yükselme aracı ve muteber bir davranış tarzı olarak benimsenmesi kastedilmektedir. Dalkavukluk; gerek günlük hayatta gerekse bürokratik alanda yalakalık, yağcılık, yağdanlık, kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık gibi değişik kavramlarla da ifade edilir.
Dalkavukluğun Nedenleri:
Dalkavukluk, günlük dilde aşağılayıcı bir kavram olarak kullanılmasına rağmen hayatımızda neden etkili bir davranış tarzı olmaktadır?
1- Çıkar Duygusu: Dalkavukluk; makam, servet, güç, şöhret sahiplerine karşı yapılan karşılığında çıkar elde edilen bir davranış şeklidir. Kişilerin ancak uzun bir çaba, yetenek ve eğitimle elde edebilecekleri çıkarı bir anda elde etmesi dalkavuklukla mümkün olmaktadır. Dalkavukluk; onur kaygısı yaşamayan, yeteneğine güvenmeyen, çalışmayı sevmeyenler için cazip bir yol olarak görünmektedir. Bir ülkede dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı çıkardan fazla ise orda dalkavukluk yaygın bir davranış haline gelir. Montesquieu’ da “Bir ülkede dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı çıkardan daha verimli olursa o ülke batar.” demiştir.
2- Birey Olamamak: Kişi iradesini özgürce kullanamıyorsa, özgür bir irade oluşturacak eğitim ve kültürden yoksun yetişmişse potansiyel dalkavuktur. Rahatlıkla iradesini bir güce, bir çıkara yaslar. Sürü toplumlarında dalkavukluk yaygın bir davranış şeklidir. Bizde de “sürüden ayrılanı kurt yer” “Önde gitme asılırsın, arkada kalma basılırsın” gibi sözlerle sürüye uyma telkin edilir. Özgür irade kullanımı tehlikeli bir davranış olarak gösterilir. Özgür irade kullanımı aynı zamanda sorumluluk almaktır. Dalkavuk özgür irade kullanmaz. Başka iradenin oyuncağı olarak davranır. Böylelikle hem sorumluluk almamış hem de çıkar sağlamış olur.
3- Erdemli Olmamak: Kişinin insan onuruna yakışır bir ruh asaletine sahip olması, yaygın tabirle “nokta kadar menfaati için virgül gibi eğilmemesidir”. Erdemli olma hali; doğruluğu, dürüstlüğü, onuru çıkar duygusunun üstünde tutma halidir. Erdem bizden bedel ister. Erdem karşılığında bazı çıkarlarımız yok olur. Eğer bedelini ödemeyi göze alamıyorsak erdemli olamayız. Shakspeare “İktidar dalkavukluktan hazzetmeye başladığı zaman, şeref daima ayaklar altında ezilmiştir” der. Gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşarak, dürüst adam aradığı söylenen Diyojen’e bir yakını “Eğer krala biraz yakınlık gösterseydin, bu kuru yerlerde yatıp kuru ekmek yemek zorunda kalmazdın” der. Diyojen ise ona “Sen de kuru ekmek yiyip kuru yerlerde yatmayı göze alsaydın alçak adamlara yalakalık yapmak zorunda kalmazdın” diye cevap verir.
4- Hukuk Düzeninin Olmaması: Toplum düzenine adaletin egemen olmaması dalkavukluğun yaygınlaşmasında önemli rol oynamaktadır. Adalet; haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek, eşit durumda olanlara eşit davranmak, farklı durumlarda hakkaniyeti gözetmektir. Hukuk düzeninin işlediği bir yönetim biçiminde dalkavukluk yaparak bir makama gelmek mümkün değildir. Hukuk düzeninde bir makama gelmek ancak o makamı hak etmekle mümkün olabilir. Hak etmeden bir makama gelenler karşılığında onurlarını verirler. Dalkavukluk yaparak geldiği makamda eksilen onurlarını, başkalarının da kendisine dalkavukluk yapmasını zorlayarak telafi etme yoluna girerler. Böylelikle yönetimde yukardan aşağı doğru bir dalkavuklaşma yayılır. Neyzen Tevfik bir şiirinde “Asrın bir umdesi var, hak kapanındır./Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır./Geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca,/Kürsi-i liyakat p……k, p…t olanındır!” diyerek devrindeki durumu hicvetmiştir.
5- Kültürel Olarak Dalkavukluğun Benimsenmesi: Bizde dalkavukluğun tarihsel geçmişi vardır. Osmanlı sarayında dalkavukların bulunduğunu ve padişahı eğlendirdiğini biliyoruz. Toplumlar bazı davranış modellerini geçmişten tevarüs yoluyla edinirler. Eğer bir davranış toplumca kınanmıyor bilakis itibar görüyorsa o toplumda o davranış yaygınlaşır. Örneğin bir toplum, temiz ellerden ziyade dolu ellere itibar ediyorsa o toplumda çıkarcılık ve hırsızlık yaygın hale gelir. Dalkavukluğun geçmişte bir meslek, bir geçim kaynağı olması günümüze kadar devam eden bir süreçtir. Ancak dalkavukluk günümüzde şekil değiştirmiş meslek olarak değil, karakter olarak yaşanmaktadır.
2- Birey Olamamak: Kişi iradesini özgürce kullanamıyorsa, özgür bir irade oluşturacak eğitim ve kültürden yoksun yetişmişse potansiyel dalkavuktur. Rahatlıkla iradesini bir güce, bir çıkara yaslar. Sürü toplumlarında dalkavukluk yaygın bir davranış şeklidir. Bizde de “sürüden ayrılanı kurt yer” “Önde gitme asılırsın, arkada kalma basılırsın” gibi sözlerle sürüye uyma telkin edilir. Özgür irade kullanımı tehlikeli bir davranış olarak gösterilir. Özgür irade kullanımı aynı zamanda sorumluluk almaktır. Dalkavuk özgür irade kullanmaz. Başka iradenin oyuncağı olarak davranır. Böylelikle hem sorumluluk almamış hem de çıkar sağlamış olur.
3- Erdemli Olmamak: Kişinin insan onuruna yakışır bir ruh asaletine sahip olması, yaygın tabirle “nokta kadar menfaati için virgül gibi eğilmemesidir”. Erdemli olma hali; doğruluğu, dürüstlüğü, onuru çıkar duygusunun üstünde tutma halidir. Erdem bizden bedel ister. Erdem karşılığında bazı çıkarlarımız yok olur. Eğer bedelini ödemeyi göze alamıyorsak erdemli olamayız. Shakspeare “İktidar dalkavukluktan hazzetmeye başladığı zaman, şeref daima ayaklar altında ezilmiştir” der. Gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşarak, dürüst adam aradığı söylenen Diyojen’e bir yakını “Eğer krala biraz yakınlık gösterseydin, bu kuru yerlerde yatıp kuru ekmek yemek zorunda kalmazdın” der. Diyojen ise ona “Sen de kuru ekmek yiyip kuru yerlerde yatmayı göze alsaydın alçak adamlara yalakalık yapmak zorunda kalmazdın” diye cevap verir.
4- Hukuk Düzeninin Olmaması: Toplum düzenine adaletin egemen olmaması dalkavukluğun yaygınlaşmasında önemli rol oynamaktadır. Adalet; haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek, eşit durumda olanlara eşit davranmak, farklı durumlarda hakkaniyeti gözetmektir. Hukuk düzeninin işlediği bir yönetim biçiminde dalkavukluk yaparak bir makama gelmek mümkün değildir. Hukuk düzeninde bir makama gelmek ancak o makamı hak etmekle mümkün olabilir. Hak etmeden bir makama gelenler karşılığında onurlarını verirler. Dalkavukluk yaparak geldiği makamda eksilen onurlarını, başkalarının da kendisine dalkavukluk yapmasını zorlayarak telafi etme yoluna girerler. Böylelikle yönetimde yukardan aşağı doğru bir dalkavuklaşma yayılır. Neyzen Tevfik bir şiirinde “Asrın bir umdesi var, hak kapanındır./Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır./Geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca,/Kürsi-i liyakat p……k, p…t olanındır!” diyerek devrindeki durumu hicvetmiştir.
5- Kültürel Olarak Dalkavukluğun Benimsenmesi: Bizde dalkavukluğun tarihsel geçmişi vardır. Osmanlı sarayında dalkavukların bulunduğunu ve padişahı eğlendirdiğini biliyoruz. Toplumlar bazı davranış modellerini geçmişten tevarüs yoluyla edinirler. Eğer bir davranış toplumca kınanmıyor bilakis itibar görüyorsa o toplumda o davranış yaygınlaşır. Örneğin bir toplum, temiz ellerden ziyade dolu ellere itibar ediyorsa o toplumda çıkarcılık ve hırsızlık yaygın hale gelir. Dalkavukluğun geçmişte bir meslek, bir geçim kaynağı olması günümüze kadar devam eden bir süreçtir. Ancak dalkavukluk günümüzde şekil değiştirmiş meslek olarak değil, karakter olarak yaşanmaktadır.
Dalkavukluğun Yönetimde Yan Etkileri
Dalkavukluğun bir mizah malzemesi olarak sohbetlerde yer alması hoştur. Ancak ülke yönetiminde dalkavukluğun yer alması o ülkenin batmasına yol açacak bir süreçtir. Çünkü dalkavukluk; ehliyetli, liyakatli, yetenekli, başarılı, çalışkan insanların yükselmesini önler. Bu durum bürokraside “negatif seleksiyon” dediğimiz kötülerin yükselmesi, iyilerin ise bertaraf olması sonucunu doğurur.
1- Dalkavuk biri başa geçtiğinde etrafını dalkavuklarla doldurur. Bir makam sahibinin çevresine seçtiği insanlara bakarak, nasıl biri olduğunu anlayabiliriz. Herkesin birbirine dalkavukluk yaptığı bir düzende işler doğru dürüst yapılmaz. Hoşa giden ve boşa giden işler yapılır.
2- Dalkavuk kendine güvenmez. Çünkü hak ederek o makamda oturmamaktadır. Kendine güvenmediği için kimseye de güvenmez. Dalkavuk makam sahibi, bilgisiyle, yeteneğiyle hâkim olamadığı çevresini ajan kullanarak, açık arayarak, fitne çıkararak kontrol etmeye çalışır. Bu durum yönetimde jurnalciliğe, güvensizliğe, kaygıya korkuya ve dolayısıyla verimsizliğe yol açar.
3- Dalkavukluğun egemen olduğu yönetim bir maskeli balo gibidir. Gerçek kişilikler ortada görünmez. Aşağıdan yukarı, yukardan aşağı, sağdan sola, soldan sağa dalkavukluklar yapılır. Aşağıdan yukarı dalkavukluk yükselmek ve işleri yapmamak içindir. Yukardan aşağı dalkavukluk ise, işi onun üzerine yıkmak içindir. Onun için eskiler “iltifatı ümeraya güven olmaz” (amirlerin iltifatına güven olmaz.) demişlerdir. Sağdan sola, soldan sağa, yatay dalkavukluklar da yine işleri birbirinin üzerine yıkmak içindir. Dalkavuk düzeninde sorumluluklar sürekli başkasına yıkılmaya çalışılır. Sorunlar hep çözümsüz kalır.
4- Yönetimde fikir üretimi olmaz. Aşağıdan yukarı doğru sürekli şu sözler olur. “isabet buyurdunuz efendim” “siz zaten söylemiştiniz efendim” “siz bu konunun üstadısınız efendim” “siz en iyisini bilirsiniz efendim” “en büyük sizsiniz efendim” vb. sözler. Böylelikle “ne fikirlerin çarpışmasından” ne de “fikirlerin birleşmesinden” yeni fikir doğar. Başta oturanlar sözlerinin sadece yankılarını duyarak mutlu olurlar. Ancak yönetim kendini yenileyemediğinden çökmeye başlar.
5- Yönetim dalkavuklarla, asalaklardan oluşan dev bir sisteme dönüşür. Yönetimde rol alanlar yediği lokmanın hakkını o topluma ödemekle sorumlu kişilerdir. Eğer kişiler yediği lokmanın hakkını topluma ödeyemiyorsa o toplumun asalağı olur. Asalaklar çoğaldıkça bünye iflas eder. Yani hem toplum hem de yönetim batar.
6- Dalkavukluğun fazla olduğu yönetimde ihanetler de çok olur. En büyük ihanetler dalkavuklar tarafından yapılır. Çünkü dalkavukluk doğrudan kişiye yapılan bir şey değildir. Kişideki makama, servete, güce yapılır. O makam, servet, güç kaybedildiğinde o kişiye dalkavukluk anında kesildiği gibi yeni efendilere yaranmak için eski efendilere ihanet kaçınılmaz olur.
7- Yönetimde dalkavukluğun egemen olması denetimi ortadan kaldırır. Dalkavuk bir yandan iş yapmamaya diğer taraftan açıklarını dalkavukluk yaparak gidermeye çalışır. Eğer makam sahipleri dalkavukluktan hoşlanıyorsa -ki bu durumda kendisi de dalkavuktur.- “en büyük sensin” sözlerine muhatap olur. Hukuku çalıştırmaz. Kendisine izafe edilen ilahi bir güçle dalkavuğu hoş görür. Suçlunun cezasını çekmediği yerde suçlular kahraman olur. Düzen de yerle bir olur.
Yönetimde dalkavukluğun daha birçok yan etkileri vardır. Konunun yeterince anlaşıldığı varsayımıyla daha fazla söze gerek görmüyorum.
Dalkavukluğu Önlemek İçin Neler Yapmalı?
1- Eğitim sistemimiz kişilikli, erdemli, sorumluluk sahibi ve özgür düşünen insanlar yetiştirmelidir.
2- Yetenek ve çalışma ile kazanma arasında orantı doğru kurulmalıdır. Makamlar, servetler hak edilerek elde edilmelidir. M. K. Atatürk’ün “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getiren milletler; önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istikballerini kaybederler” sözü unutulmamalıdır.
3- Hukuk düzeni korunmalıdır. Padişahlık dönemi gibi lütuf ve gazap kültürü değil hukuk kültürü egemen olmalıdır. Yöneticiler, iktidarın lütfüyle abad, gazabıyla berbat olmamalıdır. İşler ahbap çavuş ilişkisiyle değil hukuk düzeniyle yapılmalıdır.
4- Toplumda dalkavukluğun itibar görmeyeceği bir anlayış gelişmelidir. Dalkavukluk ilgi ve itibar görmediği yerden göç edecektir.
5- Dalkavukluğun bir yandan bireysel çıkarlar sağlarken diğer yandan bir yönetimin hatta bir toplumun mahvına yol açacağı bilinci yerleştirilmelidir. Dalkavukluk toplamda zararlı bir davranış olduğu bilinmelidir.
Dalkavukluk çağın hastalığı kanserden daha tehlikelidir. “Temiz toplum ve güçlü yönetim için dalkavukluğa SON…
23 Şubat 2012 Perşembe
Adem ve Havva
Facebook facebook. ''Neden Facebook'ta yoksun? ben Face'deyim sen de gel'' derlerken, girdim Face'e girdim sonunda. Bir arkadaş ekledim, profilimi güncelledim. Hoop tanıdığınızı sandığımız kişiler listesi. Klik bir kişi daha ekledim. Üç , beş derken, olasılığa olasılık eklendi; Şu' nu tanıyor olabilirsin, Bu' nu tanıyor olabilirsin çoğaldı gitti.
Güzel bir olay. Eski arkadaşlarımız orada. O, Şu, Bu. Ekle ekle bitmiyor. İşin ilginç yanı farklı ortamlardan tanıdığım şahısların da arkadaş olduklarıydı. Şu Bu ile arkadaş, Bu O'nun arkadaşı. Bu O' na dönüyor, eyvah başım dönüyor, bana o anda ekleme yeter. Tam nefes aldım trink Şu sizi arkadaş olarak eklemek istiyor. Ayıp olmasın kabul et. Atlattım derken ''Şu'' nun tanıdığı Bu' yu tanıyor olabilirsiniz...
Sadede gelmek istiyorum. Herkes birbirini tanıyor. Peki yan komşusunu tanıyor mu acaba? Sanmam. Komşuluk olayı bitti artık. Çok nadir. ''Ev alma komşu al'' dönemi kapandı. ''Komşu alma face al'' devri başlamış. Herşey sanal. Oturup bir çay içelim. Takıl okey çevirelim devri bitti. 16 yaşında gençler ellerinde telefon Face'te. ''Kızım ne yaptın okulda?'' ''Hiç''
Bir zamanlar Beta Kaset videolar vardı. Popülerdi. Sonra o geçti VHS ler revaçta oldu. Video marketler mantar gibi çoğaldı. İnsanlar evlere toplaştı Van Damme izlendi, karete coştu.Temas vardı temas. Şimdi ne temas var ne sohbet. Dancall araç telefonları çıktı video bitti. Cep telefonu çıktı araç telefonu demode oldu. Şimdi akıllı telefonlar Face var. Face var ama Face to Face yok. İki kelime edemiyoruz karşılıklı. Eller sürekli tuşlarda. O, Şu'yu Bu O'yu tanır tabii herşey sanal ve kolay. Adem ve Havva Face'te tanışsalardı zor tanırdık birbirimizi. O zaman Face zor olurdu olay.
Sosyal Telekız
Vestel'in sitesinde bulunan bu başlık ''Sosyal Telekız'' çok ilgimi çekti. Sosyal medyanın hayatımıza ne denli fayda sağladığı biliniyor. Bu başlık altında yayımlanan yazı ise sosyal medyanın kültürel değerlere ne şekilde etki ettiği ile ilgili. Telif hakları saklı olduğundan yazıyı yaymlayamıyorum. Alttaki linkten tıklayarak okuyabilirsiniz. Okuyanların yorumlarını bekliyorum.
http://www.vestel.com.tr/ebulten/Detail.aspx?ID=1051
http://www.vestel.com.tr/ebulten/Detail.aspx?ID=1051
Lezzet Sırları
Hiçbir zaman mutfağa sıkılarak bunalarak offf bugün ne yapıcam diye girmemişimdir. Her zaman yeni tatlar,farklı görsellikler yakalamaya bayılırım. Küçüklükten gelen bir heves olsa gerek. Annem de çok güzel yemekler yapardı ve ben onu izlemeye bayılırdım. Ahenkle yemekler yapıp onları sunarken öyle bir süslerdi ki sanırsınız yemeğe çok özel birisi gelecek. Halbuki sadece aile bireyleri var evde aksam oturup ailecek yemek yiyeceğiz.
Geçen gün keşvettiğim lezzetler elma, ayva, kök zencefil, toz zerdeçal ve ıspanaktır. Geçen gün zeytinyağlı kereviz yapıyordum. Portakalın suyunu, kerevize eklemek için, güzelce sıktım. Kerevize limonda koyacaktım ki aklıma evdeki ekşi,sarı,sert elmalar ve toz zerdeçal geldi. Elmaları küçük küçük kestim ve erken hasat zeytinyağımla kavurduğum soğanlarımın içine ekledim.1 çay kaşığı da zerdeçal koydum ve zeytinyağlı kerevizi pişirdim. Aman Allahım dedik yerken, bu nasıl lezzet! Elmayı sonra kremalı mantarlı tavuk sotede de denedim o da muhteşem oldu.
Geçtiğimiz gün gene ıspanakları yıkadım, doğranmış kök zencefil ve küçük doğranmış ekşi elmalarla birlikte, ıspanakları haşlamadan çiğ çiğ salata yaptım. Nar ekşisini ve erken hasat zeytinyağını da üzerine döktüm. Bir deneyin lütfen şiddetle tavsiye ediyorum… Lezzeti yakalamak için tatları hayal edin yeter eminim siz de farklı lezzetler yakalayacaksınız. AfiyetleJ
Eurovision 2012 ve Can Bonomo
Avrupa genelinde 1956'dan beri her sene yapılan Eurovision Şarkı Yarışması, kendimizi bildiğimizden beri akıllarımızda yer eden bir organizasyon. Gerçi şahsen bunu "şarkı yarışması" olarak adlandırmayı pek doğru bulmuyorum. Çocukken Eurovision'u "müzikal" olarak gayet üst düzey bulur, dünya üzerindeki "en iyi proje" gibi görürdüm. Tabi böyle düşünmemin birçok sebebi olduğunu büyüdükçe daha iyi anladım. O zamanki orkestra "canlı" olarak solistlere eşlik ediyordu. Her sahne sonunda notalar özenle katlanır, partisyonlar yerleştirilir ve bütün müzisyenler "maestro" nun ilk işaretini beklerdi. Kaba deyimle "tabanca" gibi çalarlardı. İşin bu kısmında bir sorun yok tabi. Şu anda da sistem gayet başarılı bir biçimde işliyor. Sahne şovları, ufak dokundurmalarla dolu kod gibi anons edilen "dünya barışı" replikleri, birbirlerini güya "müzik" çerçevesinde pohpohlayan "sabah şekeri" tadındaki sunucular vs..
Benim esas sorun olarak gördüğüm, bu "yarışma" boyunca hiçbir zaman müzikten bahsedilmemesi. Sadece öncesinde ve de unutulmazsa sonrasında biraz müziğin önemine yüzeysel bir şekilde değiniliyor. Kanımca "şarkı yarışması" olarak nitelenmesini doğru bulmadığım nokta da tam olarak bu yüzdendir. Ülkeler bazında herkesin komşu ülkesine ya da politik birtakım bağlantılar sebebiyle sempatizanı olduğu ülkelere, o da şaibeli, puanlar saçması, benim nazarımda bu organizasyonu "siyasi bir eğlence programı" yapıyor. İş bu şekilde olunca da tabi ki devreye "taktiksel" planlar giriyor.
Semiha Yankı bu organizasyona ilk katıldığında, şarkısından önce görünüşünden sansürlendi. "Türk kadını sarı saçlı olamaz" gerekçesiyle baştan aşağıya kıyafeti de dahil olmak üzere; "o zamanki anadolu imajı" ile alakasız bir biçimde sahneye çıkarıldı. Söylediği "seninle bir dakika" adlı şarkının kendi formundan da iyice uzaklaştırıldı. Aynı zihniyet, "ada sahillerinde bekliyorum" şarkısını; "Adnan Menderes'in Yassıada'da hüküm giyip asılmasını" hatırlatıyor gerekçesiyle, yasakladı. Barış Manço'nun "arkadaşım eşşek" parçasını "kuzular daha sevimlidir" düşüncesiyle, "eşşeği" "kuzu" olarak değiştirmesini önerdi. Yani kısacası biz; içimizde gayet mantıklı(!) bir şekilde çözdüğümüz müzikal konularla, zaten müzik ile ilgisi olmayan bir organizasyona yıllarca umut bağladık. Hala da bağlamaya devam ediyoruz. 2005 Eurovision'a Gülseren'in "rimi rimi ley" şarkısıyla katılacağı açıklandığında o dönemin kültür bakanı şarkıyı "leylim ley" olarak telaffuz etmişti. Bence sadece bu cümle bile bu konuda ne kadar "müziği" önemsediğimizi anlatıyor. Şarkı nitelik olarak başarılı olmayabilir, ama en azından ismini hatırlatacak saygıyı hak ediyor. Tek "zaferimiz" olan da, bilindiği üzere, Sertap Erener'in "Everyway That I Can" şarkısıdır.
Bu sene de büyük tartışmalarla Can Bonomo, "Love Me Back" adlı parçayla Eurovision'a katılıyor. Şarkıyı dinledim. Geçen sene Yüksek Sadakat'i de dinlemiştim. Aynı şekilde Manga, Hadise, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Sibel Tüzün vs vs..Hepsinde gördüğüm ortak nokta; şarkılardaki keman, darbuka, kanun vb gibi "ülkenin folk müziğine özgü" enstrümanların baskın oluşuydu. Yaklaşık bir sene önce davulcu bir arkadaşım İngilteredeki bir bağlantıyla, Eurovision temsilcisi bir adama gönderdikleri "electronic-rock" tadında kaydedilip aranje edilmiş bestelerine gelen yorumu bana söyledi;
"Şarkılarınız çok güzel ama sizin coğrafyanızın müziği bu değil. Kendi toprağınızın müziğini yapın."
gibi bir cümleydi.
O yüzden fikrimce Eurovision, kesinlikle bir müzik etkinliği değildir. Ama herşeye rağmen, yine de, iyi şanslar Can Bonomo.
Benim esas sorun olarak gördüğüm, bu "yarışma" boyunca hiçbir zaman müzikten bahsedilmemesi. Sadece öncesinde ve de unutulmazsa sonrasında biraz müziğin önemine yüzeysel bir şekilde değiniliyor. Kanımca "şarkı yarışması" olarak nitelenmesini doğru bulmadığım nokta da tam olarak bu yüzdendir. Ülkeler bazında herkesin komşu ülkesine ya da politik birtakım bağlantılar sebebiyle sempatizanı olduğu ülkelere, o da şaibeli, puanlar saçması, benim nazarımda bu organizasyonu "siyasi bir eğlence programı" yapıyor. İş bu şekilde olunca da tabi ki devreye "taktiksel" planlar giriyor.
Semiha Yankı bu organizasyona ilk katıldığında, şarkısından önce görünüşünden sansürlendi. "Türk kadını sarı saçlı olamaz" gerekçesiyle baştan aşağıya kıyafeti de dahil olmak üzere; "o zamanki anadolu imajı" ile alakasız bir biçimde sahneye çıkarıldı. Söylediği "seninle bir dakika" adlı şarkının kendi formundan da iyice uzaklaştırıldı. Aynı zihniyet, "ada sahillerinde bekliyorum" şarkısını; "Adnan Menderes'in Yassıada'da hüküm giyip asılmasını" hatırlatıyor gerekçesiyle, yasakladı. Barış Manço'nun "arkadaşım eşşek" parçasını "kuzular daha sevimlidir" düşüncesiyle, "eşşeği" "kuzu" olarak değiştirmesini önerdi. Yani kısacası biz; içimizde gayet mantıklı(!) bir şekilde çözdüğümüz müzikal konularla, zaten müzik ile ilgisi olmayan bir organizasyona yıllarca umut bağladık. Hala da bağlamaya devam ediyoruz. 2005 Eurovision'a Gülseren'in "rimi rimi ley" şarkısıyla katılacağı açıklandığında o dönemin kültür bakanı şarkıyı "leylim ley" olarak telaffuz etmişti. Bence sadece bu cümle bile bu konuda ne kadar "müziği" önemsediğimizi anlatıyor. Şarkı nitelik olarak başarılı olmayabilir, ama en azından ismini hatırlatacak saygıyı hak ediyor. Tek "zaferimiz" olan da, bilindiği üzere, Sertap Erener'in "Everyway That I Can" şarkısıdır.
Bu sene de büyük tartışmalarla Can Bonomo, "Love Me Back" adlı parçayla Eurovision'a katılıyor. Şarkıyı dinledim. Geçen sene Yüksek Sadakat'i de dinlemiştim. Aynı şekilde Manga, Hadise, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Sibel Tüzün vs vs..Hepsinde gördüğüm ortak nokta; şarkılardaki keman, darbuka, kanun vb gibi "ülkenin folk müziğine özgü" enstrümanların baskın oluşuydu. Yaklaşık bir sene önce davulcu bir arkadaşım İngilteredeki bir bağlantıyla, Eurovision temsilcisi bir adama gönderdikleri "electronic-rock" tadında kaydedilip aranje edilmiş bestelerine gelen yorumu bana söyledi;
"Şarkılarınız çok güzel ama sizin coğrafyanızın müziği bu değil. Kendi toprağınızın müziğini yapın."
gibi bir cümleydi.
O yüzden fikrimce Eurovision, kesinlikle bir müzik etkinliği değildir. Ama herşeye rağmen, yine de, iyi şanslar Can Bonomo.
22 Şubat 2012 Çarşamba
Musıkinin Dayanılır Ağırlığı
Müziği
sevmek büyük bir sorumluluktur aslında. Bunun, zaman zaman sorulduğunda,
"neden"lerini detaylı bir şekilde açıklamak zorunda kalabilirsiniz.
Bazen sözler hoşunuza gider, bazen de sadece melodiler. Nedensiz bir şekilde
sevdiğiniz müzikler de olabilir. "Neden" ilginizi çektiğini
çözemeyebilirsiniz. İçinizde yaşarsınız ama birisi sorduğunda anlatamazsınız.
Ya da aklınızdakini tasvir edecek "doğru" kelimeyi bulamazsınız.
Bu
noktada tabi ki bir yorumum olamaz. Herkesin kulağı ve duyduktan sonra kendinde
ne ifade ettiği farklıdır. Zaten müziğin ayrımı da budur. İnsanların
hikayeleri, yaşadıkları doğrultusunda; kimseninkini kimseyle karşılaştırmaz ve
kimsenin ne hissettiğini sorgulayıp, kimseyi yargılamaz. Herkes yaşadığı ve
düşündüğü ölçüde haklıdır. Müzik bunları özetler. Ama insanlara sadece duymak
istediklerini değil, çatıştığı çeliştiği durumları, karşılaşmak istediklerini
veya istemediklerini de düşündürür, rehberlik eder. Ya da kanımca öyle
olmalıdır. Fakat bazı müzikler; ticari kaygı gütmesi, neyi düşünüp, neye
hüzünleneceğimizi seçmesi, bizi bizden daha iyi biliyormuş gibi davranması;
ahmak yerine koyması, hatta bazen de hakaret etmesi gibi durumlarla insanları
manipüle edip, hedef kitle olarak görmektedir.
Ülkemizde
müzikte genel olarak ortaya sunulan, en çok talep edilen tarzlar ve formlar
üzerinedir. Çeşitlilik gitgide azalmaktadır. Bununla birlikte günlük hayatta
çoğu zaman istemeden maruz kaldığımız, dinleme zorunluluğu ile kulağımıza
doldurulan müziklerin sayısının da arttığını düşünüyorum. Ben de bu noktada
alternatif olarak düşündüklerimi; konser, festival, dinleti ve benzer
etkinlikleri fırsat buldukça paylaşmak istiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





